MARİO LEVİ: "İSTANBUL BANA AİLEMDEN MİRAS GİBİ"
31 Ocak 2021 Pazar 19:39

 

Mario Levi, "O Pazartesi - Eminönü" isimli son kitabıyla "Yazarın Dilinden" programında Mert Erdoğan'ın konuğu oldu. Levi, programda son kitabının yanı sıra yazarlık hayatı, İstanbul'a olan sevgisi ve İstanbul trafiğinin geçmiş yıllarını anlattı. 

Yazar Mario Levi'nin sohbetinden öne çıkan satırlar ise şöyle:

ZEKİ MÜREN'DEN ALINTI İLE AÇILIŞ 

"Çocukluğumdan hatırlıyorum. Eskiden Zeki Müren, böyle bir program yapardı ve şöyle derdi: 'Sevgili şoför arkadaşlarım, gözünüz yolda kulağınız bende olsun.' Ben de aynısını tekrar edeyim; gözünüz yolda kulağınız bizde olsun. 

"PANDEMİ SÜRECİNİ BODRUM'DA GEÇİRİYORUM AMA İSTANBUL'U ÇOK ÖZLÜYORUM"

"Şu anda Bodrum'dayım, tabii Bodrum deyince insanın aklına hep deniz, güneş, eğlence gelir. Bunların hiçbiri yok şu anda hayatımda. Tamamıyla izole, inzivaya çekilmiş durumdayım. Biraz da bu pandemiden uzaklaşmak için buraya geldim. Çünkü üniversitedeki dersimi de, yazarlık işlerimi de artık çevrimiçi yapabiliyorum. Böyle bir lüksüm var. Aksi halde yapamazdım bunu, yaklaşık 1.5 aydır buradayım ama özledim artık İstanbul’u, döneceğim. Bütün keşmekeşine rağmen özlüyor insan İstanbul’u."

"O PAZARTESİ" KİTAP SERİSİ NE ZAMAN YAZILMAYA BAŞLADI?

"Aslında uzun soluklu bir projenin üçüncü kitabı 'O Pazartesi - Eminönü'. Ben yaklaşık  2.5 – 3 yıl kadar önce bir projeye başladım. O da şuydu; İstanbul’un 7 farklı semtinde ve 7 farklı gününde geçen 7 roman yazmak. 5 yıl süresince Kaset-i Kadıköy’de yazdığım yazılardır. Onlardan derleyip toparlayarak onları birer hikâyeye çevirdim. Sonra o hikâyeyi birbirine bağladım ve neticede bu romanlar çıkmaya başladı. Dolayısıyla bu romanı derleyip toparlanması belki 6-7 ay vardı ama onun öncesi tabii belki 1 – 1.5 yıl.   Bu dizinin ilk kitabı Kadıköy oldu çünkü ben bir Kadıköy'lüyüm. Yani Ahmet Aşığın dediği gibi; “İstanbulluluk var, bir de Kadıköylülük var.” O yüzden biraz torpil geçtim. İkinci kitap Şişli Osmanbey, Feriköy, Kurtuluş tarafları oldu ve o da artık yayınlandı. Şimdi de Eminönü, çünkü gönül bağım var. Benim gerek babamın gerek amcamın gerek dedemin gerek birçok tanıdığımın zamanında iş yerleri Eminönü’ndeydi. Bahçekapı, Sultanhamam, Sirkeci çevrelerindeydi. Dolayısıyla orada birçok insan tanıyorum. Birçok insan hikâyesi devşirdim. Onları bu romanda bir araya getirdim." 

"KİTAPLARIMDA YER VERDİĞİM FOTOĞRAFLARLA TARİHE NOT DÜŞTÜM" 

"Bu romanlarda aynı zamanda benim çektiğim siyah beyaz fotoğraflar var. Bir fotoğraf sanatçısı iddiası taşımıyorum ama fotoğraf çekmeyi seviyorum, bazı fotoğraf sanatçısı arkadaşlarım yüreklendirici yorumlar yapıyorlar. Eksik olmasınlar ama amacım aynı zamanda bu tanıklığı ortaya koymak. Mesela Eminönü’nde son çektiğim fotoğraflar bu kitabın yayınlanmasından 1-2 ay kadar önce, ilginç bir görüntü var ortada... Tahtakale’yi, Mısır Çarşısı'nı, Eminönü Çarşısı'nı çektim. İnsanların çoğu maskeli idi çünkü pandemi dönemine denk geldim. Kendime diyorum ki eğer bu kitap hala okunur olursa belki 2080 senesinde diyelim, bakacaklar ve diyecekler ki insanlar 2020 – 2021’de böyle bir olay yaşandı. Tarihe not düşmüş oldum bir nevi."

FOTOĞRAFLAR MI HİKAYEYİ OLUŞTURUYOR, HİKAYELER Mİ FOTOĞRAFI OLUŞTURUYOR ? 

"Hikâyelerdir, benim açımdan öyledir. Bir fotoğraf sanatçısı açısından nasıldır onu bilemem. Soruyu bana sorduğunuz için bu cevabı veriyorum. Bir fotoğraf sanatçısı başka bir cevap verebilir ama ben kesinlikle hikâyelerdir diyorum. Hatta şunu da söyleyeyim. Fotoğraflarıma baktığınızda şunu görürsünüz; hepsinin içinde bir insan var, insanların ifadesi var. Çünkü ben fotoğraflarda komposizyonu çok önemsiyorum. Yani bir görüntü var, o görüntünün içerisinde bir insan var ve o insan bize bir şeyler anlatıyor. Yani o fotoğrafta da ben başka bir hikâye yazıyorum ama o fotoğrafları bana çektiren zaten benim hikâyelerim. Bu yüzden hikâyeler her zaman önemlidir, bu hikâyelerin izini sürerek o fotoğrafları çekiyorum diyebilirim." 

"YAKIN DOSTLARIMIN ISRARI OLMASA İLK KİTABIMI YAYINLATAMAZDIM" 

"İlk hikayemin yazıldıktan sonra yayınlanma süresi nerdeyse  16 – 17 yıl bekledi. Kendime güvenemedim, çok doğru söylüyorsunuz yani bir türlü iyi olduğuma inanamadım. Bu yüzden de o adımı atamadım. Hatta bazı tanıdıklarımın teşviki olmasaydı belki 1984 yılında ilk yazılarımın yayınlanmasına cesaret edemeyecektim. Yani o konuda bir girişim yapamayacaktım. Hep yapmak istediğimin daha iyisi olabileceğine inandım, yapabildiğimin daha iyisi olacağına inandım ve şimdi yayınlanmış 16 kitabım var. Onyedinci, onsekizinci ve ondokuzuncu kitaplarımı da yazdım ve yayınlanmayı bekliyorlar. Bütün bunlara rağmen inanır mısınız hala bir özgüven sorunu yaşıyorum. Neden biliyor musunuz? Çünkü hala benim gördüğüm yer var ve o yere henüz daha ulaşamadım. Tanımlayamıyorum yani şunu söylüyorum tamam bugüne kadar yaptıklarım iyiydi, inandıklarımı yaptım birileri tarafından da çok sevildi yaptıklarım.  Buraya kadar tamam ama hala daha iyisini yapabilirsin, durma diyorum kendime. Ustalık yoktur... Yani birçok insan bana usta diyor artık ama... Siz de böyle düşünüyorsunuz, teşekkür ederim. Birçok kişi de öyle düşünüyor ama ben hala ustalık yoktur ve insan kendisini sürekli geliştirmelidir düşüncesindeyim. Bu yüzden elimden geleni yapıyorum ama bu da aslında yol alma konusunda şevkin sürmesi için çok yerinde bir duruş gibi geliyor bana."

"YAZARLIKTA ÖNEMLİ OLAN KURGULAMAK"

"Yazarlıkta kurgulamak daha önemli. Şimdi onu size anlatayım. Bazı yazar arkadaşlarımız var şunu söylüyorlar, bu birçok sohbetimizde gündeme gelen bir konudur. Diyorlar ki; yaşadıklarını anlatmak, işin kolayına kaçmaktır. Aslında hayal etmektir asıl makbul olan. Ben de diyorum ki; hayır sizin bildiğiniz ve düşündüğünüz gibi değildir. Her yazılan otobiyografiktir. Yani hayatımızdan kaynaklanır, hayatımızdan çıkar. Çünkü bunu söylerken sadece yaşadıklarımızı anlatmaktan da kastetmiyorum. Ben size şimdi İstanbul’un 7 semtini seçtiğimi söyledim, bunlar benim yaşadığım yerler ve yaşadığım yerlerin duygusu.Yani ansiklopedilerde verilmiş bilgiler değil bunlar ve bir takım insanlar tanıdım onlar bende izler bıraktı, bana varlıklarıyla hikâyeler armağan ettiler. Dolayısıyla ben onların hayatlarının yeniden kendimde yorumlar yaparak anlattım. Belki de anlattığımdan çok farklı insanlardı, onlar önemli değil ben onları öyle gördüm. Dolayısıyla ben her yazarın aslında bakarsanız kabul etsin veya etmesin kendinden hareketle yazdığına inananlardanım ve bundan da hiçbir mahcubiyet hissetmiyorum."

"İSTANBUL'DAN SONRA HİKAYESİNİ YAZMAK İSTEYEBİLECEĞİM İKİNCİ ŞEHİR İZMİR"

"Eğer ömrüm bu yedi semti yazmaya müsaade ederse tabii ki ben Türkiye’nin başka çok sevdiğim köşelerini, şehirlerini yazmak isterim. Bunların başında İstanbul’un dışında İzmir gelir onu rahatlıkla söyleyebilirim. Anlatmak istediğim diğer şehirlerse Mardin, Hatay, Bursa ve Adana'dır. Bu şehirleri anlatmayı çok isterim gerçekten." 

"İSTANBUL BANA AİLEMDEN MİRAS GİBİ VE ANLATMAK İSTEDİĞİM DAHA ÇOK HİKAYE VAR" 

"Uzun yıllara dayalı yani ailemden bana aktarılan miras gibi. 530 yıl. 1492 yılında İstanbul’a gelmiş ailemiz. Yolda olan arkadaşlarımızın belki hoşuna gidecektir şimdi anlatacağım. Bundan 2-3 yıl kadar önce bir gece vakti bir dersimden çıkmışım, Üsküdar’a geldim. Ben Moda’da oturuyorum İstanbul’da. Üsküdar’dan bir taksiye bindim ve 'Moda!' dedim. Bazı şoför arkadaşlarımız çok ketumdur hiç konuşmazlar, bazıları da çok konuşkandır hatta bazılar çok hoş sohbetlidir. Bu sefer ben çok konuşan bir şoför arkadaşa denk geldim. Biraz konuştuktan sonra bana 'Memleket neresi?' dedi. Ben de kendisine 'İstanbul!' dedim. “ Bırak ya” dedi, “Olur mu öyle şey aslın ne aslın?' dedi. 'Valla,' dedim 'İstanbulluyum... Biz, Fatih Sultan Mehmet’ten sonra İstanbul’a geldik!' dedim, 'Daha ne istiyorsun?' dedim. 'Olmaz olmaz!' dedi, 'Senin bir aslın vardır.' dedi. Bizim atalarımız Endülüs’ten yani İspanya’dan geldiği için artık biraz da mutlu olsun diye 'Biz İspanyol göçmeniyiz' dedim. 'İşte tamam, gördün mü?' dedi. O zaman bir yere oturtabildi ama aslında benim memleketim tabiiki 530 yıldan sonra İstanbul. Bu tarihle ben yüzleştim. İyi yanlarını, çok iyi yanları var çünkü. Kötü yanlarını hepsini elimden geldiğince anlatmaya çalıştım ama bu tarih hakkında daha çok anlatacaklarım var. Onları da şu anda yeni yazacağım romanlara bırakıyorum.  Bir 25 yıla ihtiyacım var umarım öyle olur, devam edeceğiz. Anlatamadıklarınız var mı dediğinizde İstanbul’un tarihiyle ilgili hala anlatacaklarım var diyebilirim." 

"ÖNEMLİ OLAN DEĞİŞİK KONULARLA HİKAYELER YAZABİLMEK" 

"Yeni yeni bir şey yazmak isteyenlere şunu söylemek isterim .Belki bazı denemeler yapabilir yazarlar, değişik konularda yazmak için ama sanırım her yazar bazı konulara biraz daha yakındır. Hatta bazı konulara meftundur onları daha çok yazmak ister yani böyle büyük yazarların yazdıklarına bakacak olursanız farklı hikâyeler vardır ama o anlattıkları dünya hep aynıdır çünkü yazarlar çok değişik şeyleri denemek istemeyebilirler. Hep aynı yeri dönerler aslında ama değişik hikâyeler yazarlar önemli olan o."

MARİO LEVİ'NIN İLK ALDIĞI KİTAP HANGİSİYDİ? 

"Victor Hugo – Sefiller, onun Fransızcası... Çünkü ben bir Fransız okulunda okuyordum ve Fransızcamı da geliştirmek istiyordum. Victor Hugo’nun Sefiller kitabını okuduğumda 13 yaşındaydım. O kitabı ilk aldığım kitap olarak hatırlıyorum çünkü benim evimde kütüphane yoktu. Kendi kütüphanemi kendim oluşturdum zamanın akışı içinde. Beyoğlu’nda bir kitap evi vardı Fransızca kitaplar satan oradan aldığımı hatırlıyorum." 

MARİO LEVİ EN SON HANGİ KİTABI OKUDU? 

"En son Sabahattin Ali – İçimizdeki Şeytan kitabını okudum. Ayrıca ben bu kitabı üniversitedeyken okumuştum şimdi tekrardan okuyorum. Aradan 40 küsur sene geçtikten sonra ilk okuma gibi oldu. 1-2 gün sonra konuşmuş olsaydık son okuduğum kitap Safiye Erol’un Kadıköy’ünün Romanı adlı kitabı olacaktı." 

"Kadıköy’le ilgili çok kitap okudum ama hepsini okumadım. Safiye Erol’u bilmeyenler için söyleyeyim de çok tanınmasını istediğim bir yazar. 1930’lu yıllarda yazdı bu kitabı. Bunun üzerinden neredeyse 100 yıl geçti biraz gölgede kalmış bir yazarımız ama bilinmesi gereken bir yazar."

"MUTLU AİLELER BİRBİRİNE BENZERLER, HER MUTSUZ AİLENİNSE KENDİNE ÖZGÜ BİR MUTSUZLUĞU VARDIR"

Okuduğum kitaplardan aklımda kalan çok cümle vardır ama şimdi soruyu sorduğunuz için anında verebileceğim bir cevap Tolstoy’un Anna Karenina romanının ilk cümlesi olur; 'Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.'"

"ESKİDEN OLDUĞU GİBİ ŞİMDİ DE İSTANBUL'DA EN ÇOK YOLLARIN KALABALIK OLDUĞUNA ŞİKAYET EDİLİYOR"

Eskiden İstanbul’da neye kızılırdı biliyor musunuz? Yollar çok kalabalık. Bu hiçbir zaman değişmedi benim çocukluğumdan beri böyle. Benim çocukluğumda olmayan bir şey vardı ki benim en çok neye kızdığımı soruyorsunuz. Ben de İstanbul trafiğinde araba süren bir kişiyim ve araba sürerken en çok kızdığım şey hani buna şoför tabiriyle makas atmak derler ya arabanın arasından slalom yapar gibi gitmek. En çok onlara kızıyorum. Neden kızıyorum? Sadece kendilerini, kendi canlarını, mallarını tehlikeye attığı için değil. Başkalarının canlarını, mallarını tehlikeye attıkları için ama sadece onun için de değil. Bunu yaparak kendilerini zeki ve akıllı zannettikleri için kızıyorum." 

"İSTANBUL TRAFİĞİ ÇÖZÜLEMEZ"

"İstanbul trafiği çözülemez. Boşuna umut etmeyin çünkü dediğim gibi çocukluğumda hatırlarım eskiden dolmuşlar vardı belki bizi dinleyen yaşı gelmiş dinleyenler hatırlayacaktır. Eski 1956-57 model Chevrolet marka araçlar 9 kişilik dolmuşlar vardı, oralarda da onun muhabbeti yapılırdı. Efendim, İstanbul’da artık haddinden fazla araba var. Bu söylediğim size 1960’lı yıllar. Efendim İstanbul'da artık haddinden fazla araba var, artık yeni araba trafiğe çıkmamalı. Bu yollar bu arabaları taşımıyor. Bu muhabbet hala sürüyor ve hiç bitmedi. Bazen işte öneriler geldi, tek plaka, çift plaka hala gündemimizde. Bunların hiçbiri çözüm olmaz çünkü böyle bir yasa getirilirse bu yasanın açığından faydalanacak, istisnalar için mazeret bulabilecek birçok insan çıkacaktır. Bu kesim tek bir çare olabilir ki orada da hiç kimseyi mecbur edemezsiniz. Mecbur olmadıkça özel arabalar trafiğe çıkmasın. Tek söylenebilecek olan şey bu ama herkesin kendine göre o kadar çok haklı mazereti var ki önleyemezsiniz bunu. Yok ben işime yetişeceğim, toplantıma yetişeceğim, oraya gideceğim diyenlere ne diyebilirsiniz ki? Hayatlarının bir parçası. İşte tek kişi trafiğe çıkıyor, çıkacak. Ne yapabilirsin? Engelleyemezsin onu. Dolayısıyla biz İstanbul’da yaşayacaksak, büyük şehirlerde yaşayacaksak onun cefasına katlanacağız başka hiçbir çıkar yolu yok." 

"1500'LÜ YILLARIN ULAŞIMI İLE İLGİLİ KAYDA ALINMIŞ NOTLAR YOK"

1500'lü yıllardan ulaşıma dair notlar yok ama bana aktarılmış bilgiler var. O günleri yaşamış insanlar tarafından aktarılmış bilgiler var. Mesela 1904 doğumlu olan dedemin bana anlattıkları var. Şunu söylerdi; '1900’lü yıllarda, bizim çocukluğumuzda İstanbul’da araba sayılıydı, motorlu taşıt sayılıydı.' derdi. 'Bir yoldan bir araba geçtiğinde herkes bakardı.' derdi. Bu sebeple kayıt yok ama aktarılan bilgiler var. Bir de şunu söylerdi dedem onu da birçok romanda görüyorum, görünce de dedemin ne kadar haklı olduğunu düşünüyorum. İstanbul’da çok yürünürmüş,sürekli arabaya binmek söz konusu değil, şöyle bir İstanbul’un yollarını düşünün,bir kişi rahatlıkla diyelim ki Beyazıt meydanından çıkıp Divan Yolu, Çemberlitaş, Sultanahmet sonra yokuştan aşağı inerek Sirkeci, Eminönü, Karaköy, Galata Köprüsünden geçip Şişhane, Beyoğlu’na kadar yürürlermiş."

"1930’ların 1940’ların koşullarından bahsediyorum. Hatta size şöyle anlatayım; ben çocukken Şişli-Osmanbey-Feriköy taraflarında otururduk. Babamın da iş yeri Eminönü’ndeydi. Eminönü’ne gidiyorum demezdi babam. İstanbul’a gidiyorum derdi çünkü İstanbul orası! İstanbul’un en has yeri neresidir diye sorarsanız ben size 'Suriçi' derim. En has İstanbul orasıdır, Eyüp, Balat, Hasköy... Orasıdır İstanbul... Zamanla çok şey değişti elbette." 

Programın tamamını izlemek için;

@radyotrafik35